Zaman, onu sadece yıpratmadı, aynı zamanda bilgeleştirdi, güçlendirdi. Yaşadığı onca doğum, onca acı, onu mahallenin “aralık ebesi”, danışılan, güvenilen kadını yaptı. Artık o, kendi çocuklarının değil, çocuk hasreti çeken, düşük yapan, rahatsızlanan tüm kadınların, tüm anaların umudu, sığınağı oldu.
Çocukları olmayan, sürekli düşük yapan annelerin karnına “çömlek çekerdi”. Küçük bir çömleğin içinde, zeytinyağına bastırılmış, yakılmış küçük bir bez parçası olurdu. Bu, kadından kadına, nesilden nesile aktarılan kadim bir yöntemdi; düşük rahmi yerine çekmek, beli ve kaburgaları ağrıyanları rahatlatmak için…
Üç gün boyunca annenin karnını ve kasıklarını önce ısıtılmış zeyttinyağı ile yoğurur, çömleği yerleştirir, sonra vazelinle yağlardı. Bazen de çocuk olması için sıcak su torbasıyla karnı uzun süre ısıtır, rahmi canlandırmaya çalışırdı. Bu, tıbbi bir müdahale değil, kadından kadına aktarılan bir şifa, bir umut ısıtmasıydı.
Doğan bebeklere üç gün boyunca tuz serper, sıkıca sarardı. Tuzun, bebeğin vücudundaki fazla yağları erittiğine, onu güçlendirdiğine, cildi sıkılaştırdığına inanılırdı. Doğumdan tam üç gün sonra, kendisi de bebeği de yıkanırdı. Bebeğin düşen göbek bağını özenle yıkar, kurutur, bir bez parçasına sarar ve bebeğin başının altına koyardı; bunun ileride çocuğa uğur, zekâ getireceğine inanılırdı. Bebek sarılık olmasın diye ağzına bir iki damla şekerli su damlatır, yüzüne hava alan sarı bir tül örterdi. “Kırkı çıkmamış” bebeğin kırkını çıkarırken, yıkanacağı suya bir lira (bereket için) ve murt yaprağı (sağlık ve tazelik için) atar, önce ellerini, sonra ayaklarını yıkar, kalan suyu usulca başından aşağı dökerdi.
Bu, maddi yokluğun içinden süzülen, derin bir manevi zenginlik ve inanç ritüeliydi. Bir gün, acı süs biberini çok seven bir hamile kadının bebeğinin yüzünün şiş ve ters doğduğuna tanık oldu. Bir başkası, sürekli biber yediği için bebeğini ölü doğurdu. Bu acı tecrübeler, ona ve çevresindeki tüm kadınlara, hamilelikte yedikleriyle, içtikleriyle bebeklerinin sağlığı arasında görünmez bir bağ olduğunu, bir annenin yediği her lokmanın kutsal bir sorumluluk taşıdığını öğretti. O, hiç doktor yüzü görmedi, ama yüreğinin ve ellerinin şifasıyla onlarca hayata dokundu. Pamuk toplarken yıpranan o eller, bebeklerin göbek bağını kesti, kadınların sancılı karınlarına umut oldu, yeni doğan bebekleri hayata hazırladı. Hiç meyve yiyemedi, belki ciğerin tadını bilmedi, ama hayatı, yüzlerce çocuğun, onlarca ailenin hayatına meyve veren, gölge olan, kök salan bir ağaç gibi oldu.
Bugün, lüksün ve konforun içinde, hangi “canım çekti”lerimiz bize dert oluyor? Biz, hayatımızın hangi “ciğer”lerini, onun o engin sabrı, sınırsız sevgisi ve doğal bilgeliği karşısında bir kenara bırakabiliriz? O, yokluğun kıskacında bir ışık gibi, sessizce, metanetle parladı. Biz, varlığımızın içinde o ışığı, o dayanıklılığı, o saf sevgiyi ne kadar çoğaltabiliyor, kendi hayatlarımıza ne kadar taşıyabiliyoruz?

